internetin var oluş amacına aykırı ; ifade özgürlüğü yasakları.. / ++ editable

İnternetteki ifade özgürlüğünden rahatsız olan hükümetler için artık platformları kontrol etmeye yönelik yasalar üretmek bir gelenek hâline geldi. Bu konudaki en bilindik örneklerden birisi Rusya ama diğer ülkeler de elinden geleni yapıyor. Geçtiğimiz hafta içerisinde Hindistan, Twitter ile olan mücadelesini yeni bir boyuta taşıdı. İktidar partisine ait tweetlerin yanlış bilgi gerekçesiyle etiketlenmesinin ardından, polisler “rutin bir süreç için” Twitter’ın Hindistan ofisine ziyarette bulundu. Bu sıralar Hindistan’da yürürlüğe girecek internet yasası ise platformların hükümetin isteklerine göre hareket etmeye mecbur kalmasına neden olacak. WhatsApp şimdiden yasayı mahkemeye taşıyanlar arasında. Daha ilginç bir düzenleme ise ABD’nin Florida eyaletinden geldi. Geçtiğimiz günlerde yürürlüğe giren yasa, sosyal medya platformlarının Floridalı siyasetçileri ne yaparlarsa yapsınlar platformlarından atmasını yasaklamaya çalışıyor. Her anlamda sorunlu olan yasaya karşı şimdiden davalar açıldı.

“Gazetecinin İşi, Hak Gazeteciliği ve İnsan Hakları”

Elif Şahin Hamidi

Gazetecilik etiğinin, meslek ahlâkından farkı ne? Salgında işini “etik akıl” ile yapan bir doktor, bir gazeteciye ne tavsiye ediyor? İnsan hayatından daha değerli bir haber olabilir mi? Mesleğin etik ilkeleri, insanlığın sorunlarını çözmede neden yetersiz?

Türkiye’de felsefenin en önemli ismi olan Prof. Dr. İoanna Kuçuradi danışmanlığında “Gazetecinin İşi, Hak Gazeteciliği ve İnsan Hakları” başlıklı bir tez de yazan gazeteci Elif Şahin Hamidi, meslek etiğinin sınırlarını 15 soruyla anlatıyor.

Geçmişten bugüne gazetecilikte yaşanmakta olan sorunlarda ve bu sorunların çözümünde kişi olarak gazetecinin rolü büyük. Dolayısıyla gazetecilik mesleğini ve gazetecinin işinin ne olduğunu yeniden sorgulamak bir zorunluluk.

İster radyo, ister televizyon, ister internet yayıncılığı, ister sosyal medya üzerinden yapılan yayınlar ya da adına ister hak gazeteciliği diyelim, ister barış gazeteciliği, ister ekonomi gazeteciliği ya da spor gazeteciliği, sorunların temelinde, gazetecinin etik bilgisinden yoksun olmasının yattığını söyleyebiliriz.

Yaşamımızın her anında, her alanında etik sorunlarla karşılaşırız ve aslında sırf gazetecilikteki değil, bütün mesleklerdeki sorunların temelinde de bu bilginin eksikliği yatar. Bu bilginin eksikliği sonucu da doğru değerlendirme yapılamaz, insanın değeri harcanır ya da değer harcanmasının ve hak ihlallerinin önüne geçilemez.

Güney Afrikalı foto muhabiri Kevin Carter, “Akbaba ve Küçük Kız” adlı fotoğrafı, 1993 martında Güney Sudan’da çekti. Fotoğraf Pulitzer ödülü kazandı. Çocuğa yardım etmediği için eleştirilen Carter intihar etti. Çocuğun akıbeti ise bilinmiyor.

1. Etik ne demek? Ahlâk nedir?

Etiğin ne olduğunu açıklayabilmek için, bu kavramın ahlâk ile farkını bilmek gerekir. “Ahlâk (moral)/ahlâklar” ve “etik” sık sık aynı anlamda kullanılsa da aslında bunlar ayrı kavramlar.

Etik kelimesinin türetildiği “ethos” kelimesinin Yunanca’daki anlamı, ‘bir canlının genellikle sığındığı, yaşadığı yer’dir. Adeta insanın kendini güvende hissettiği bir mekân/yuva gibi…

Ahlâk/ahlâklar ise toplumdan topluma, kültürden kültüre değişen; göreli olan, belirli bir süre için geçerli “değer yargıları” ve davranış normları sistemleridir. Yani ahlâklar, “şu iyidir, bu kötüdür/şu günahtır, bu sevaptır” der, kişilerin eylemlerine “değer biçer,” kolaylıkla davranış normlarına dönüştürülür. Örneğin “yalan söylemek kötüdür,” “hırsızlık yapmak kötüdür,” “büyüklerin eli öpülür,” “kadınlar yüksek sesle konuşmaz/gülmez/geç saatte sokakta dolaşmaz” gibi… Dolayısıyla ahlâklar, kişilerin değerlendirmelerini ve yapıp etmelerini belirler.

Felsefenin bir alanı olarak “etik” ise ahlâk/ahlâklılık değildir. Normlar koymaz ya da normlar koymayı amaçlamaz. İyiyle-kötüyle ilgilenmez. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu belirlemez, insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemez.

Etik, “değer” ve “değerler” konusunda bilgi verir. O bilgi doğrultusunda eylemek ya da eylememek kişinin kendine kalmıştır. Her bir tekil durumda ne yapması gerektiğine, nasıl eylemesi gerektiğine kişi kendisi karar verir.

Örneğin, “yalan söylemek kötüdür” normuna bakacak olursak, acaba her tek durumda değer koruyabilen bir norm mudur? Acaba bazen yalan söyleyerek değer korumak, değerli ya da etik bir eylemde bulunmak mümkün olabilir mi?

Victor Hugo’nun Sefiller romanında bu soruya cevap bulabiliriz. Rahip, gümüş şamdanlarını Jean Valjean’ın çalmadığını, ona kendisinin verdiği söyler. Yani yalan söyler ve Valjean’ı cezadan kurtarır. Katolik bir rahip yalan söyler, en büyük günahlardan birini işler ve bir insanın hayatının değişmesine yol açar: Valjean’a insan olma, kendini gerçekleştirme ve geliştirme yolunu açar.

2. Gazetecinin ilk işi nedir?

Her bir insan teki gibi gazetecinin de “ilk işi” insan olmak, insanın değerini ve değerlerini koruyacak bir kişi olmaya çalışmak ve kendisini insandan sorumlu duymaktır. İkincil işi ise ‘işini iyi yapmak’tır. Yani bir gazetecinin işini amacına ve işlevine uygun yapabilmesinin yolu, önce insan olmayı başarmasından geçer. Dolayısıyla gazetecinin insanlaşmasında ve özenle yetiştirilmesinde felsefe ve etik eğitimi; yani felsefi etik bilgi, değer bilgisi, doğru değerlendirme bilgisi ve insan hakları bilgisi önemli bir rol oynar.

O hâlde en başta filozofların “insanlaşma” dediği şey üzerine düşünmemiz gerekir. Yani insanın ‘ne’liği üzerine kafa yormak ve ardından “insanın işi” üzerine enine boyuna düşünmek şart. Çünkü ister gazetecilik olsun ister öğretmenlik, doktorluk, avukatlık, mühendislik; isterse ayakkabı tamirciliği, gemicilik, taksi şoförlüğü; kısacası hangi meslek olursa olsun, sorunların temelinde bu meslekleri kendine iş edinmiş insanlar var. Çünkü bütün mesleklerde karşılaşılan etik sorunlar, sadece normlara ilişkin sorunlar değil; felsefî-etikle ve Aristoteles’in deyişiyle ‘insanın işi’yle ilgili sorunlardır.

3. Gazeteciler insanın değerini nerede aramalı?

Ambrose Bierce, Şeytanın Sözlüğü’nde insanı şöyle tanımlar: “Olduğunu sandığı şeyi büyük bir esriklik içinde düşünmekten, olması gereken şeyi gözden kaçıran bir hayvan. En önde gelen uğraşı diğer hayvanları ve kendi türünü öldürmektir.” [1] (Dipnotlar ve Kaynakça, bu yazının sonunda)

İnsan bu kadar kötücül bir varlıkken ve yeryüzündeki bütün kötülükler insan elinden çıkmayken insanın değerini nerede arayacağız peki? Neden değerli bir varlıktır insan? Kendi türümüze torpil mi geçiyoruz acaba?

Öncelikle “bir şeyin değeri” ne demek ona bakalım. Bir şeyin değeri, o şeyi benzerlerinden ayıran şey, o şeyin ayırt edici özelliği demektir. İnsanın değeri ise tür olarak insanı diğer canlılardan ayıran özelliği, yani varlıktaki özel yeridir.

İnsan bilen, yapıp-eden, seven, adil olabilen, devlet kuran, özgür hareketleri olan, eğiten-eğitilen, çalışan; bilimin, tekniğin ve sanatın yaratıcısı olan, değerlerin sesini duyan, değerler yaratan bir varlık olarak, doğadaki diğer canlılardan farklıdır. Varlıkta özel bir yere sahiptir ve değerlidir. (Takiyettin Mengüşoğlu, bu insansal etkinliklere, “insanın varlık koşulları ya da tür olarak insanın özellikleri” der. [2]) İnsan tercih yapan, hayır diyen, başkaldıran, istemesinde özgür olan, kendi kendini belirleyen ve dolayısıyla her zaman başka türlü de eyleme olanağına sahip bir canlıdır.

Ayrıca “uyumsuz/çatışmalı” bir varlık olmasıyla da insan, diğer canlılardan ayrılır. İnsandaki ölüm-yaşam, haz-acı, iyilik-kötülük, yetinme-yetinmeme, itaat-itaatsizlik, adil olmak-haksızlık etmek, sevmek-nefret etmek gibi karşıtlıklara; zıt kutuplara, çatışmaya ve uyumsuzluğa karşılık gelen bu uyumsuzluk, insanı olanaklar varlığına dönüştürür. İşte bu uyumsuz varlık yapısı, kendiyle çatışma durumu, insanın insanlaşma olanağına ve özgürlüğün çekirdeğini taşıdığına işaret eder.

Bu uyumsuzluk, insanı sırf doğal varlık olmaktan kurtarır ve ona kendi kendini belirleyebilmenin yolunu açar. İnsan bu uyumsuzluğu, gerginliği gidermek ister ve bunun için de didinmek, çalışmak, yaratıcı olmak zorunda kalır. Bilimle ve teknikle, edebiyat ve resimle uğraşır, felsefe yapar, yani insan başarılarını oluşturan eserler ortaya koyar, değerler yaratır ve yarattığı değerlerle değerlenir.

Sırf doğa yasalarıyla belirlenmediği için insan, kendi kendini gerçekleştirme, belirleme olanağına sahip bir varlıktır. Kendi kendini belirleyen insan, ne olacağına kendisi karar verebilir, nasıl bir insan olacağını, hayattaki amacının ne olacağını kendisi seçebilir.

4. “İnsanın değerleri” ne demek?

İoanna Kuçuradi, Mengüşoğlu’nun insanın varlık koşulları ya da tür olarak insanın özellikleri dediği fenomenden insan etkinliklerini, insan türünün özelliği olarak ve tek tek insanlara açık birer olanak olarak görür. Bu olanaklar bilme olanağı, yapıp-etme olanağı, değerler ortaya koyma olanağı vb. olanaklardır.

Bu durumda insanın konuşan, seven, çalışan, eğiten-eğitilen bir varlık olması ya da bilim, sanat, felsefe ya da tekniğin yaratıcısı olması, hem ‘tür olarak insan’ın özellikleri, hem de her bir insan tekine açık ‘olanaklar’dır. İşte her insan tekine açık bu olanakların bazı kişilerce gerçekleştirilmesiyle insan başarıları ortaya çıkar. Bilim, sanat, hukuk, felsefe, teknik gibi bu insan başarıları ‘insanın değerleri’dir. Ayrıca etik erdemleri ve genel olarak değerleri hayata geçirebilendir insan.

5. Gazetecinin insan olarak iyi yapması gereken iş nedir?

İnsan, toplumda meslekî kimliğiyle, yani işiyle de yer edinen bir varlıktır ve yaptığı işle ya da Aristoteles’in deyişiyle eylem yaşamıyla da diğer varolanlardan ayrılır. Ancak burada asıl önemli olan, işini nasıl yaptığıdır.

Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’te, insan yaşamını anlamlı kılacak şeyin ve en iyi şey olduğu öne sürülen mutluluğun ne olduğunu, insanın işinin ne olduğuna cevap arayarak açıklamaya çalışır ve şu soruları sorar:

  • Marangozun, ayakkabıcının belli işleri ve yaptıkları vardır da, insanın bir işi yok mudur? Yani doğal olarak işsiz mi? Yoksa gözün, elin, ayağın ve genellikle parçaların her birinin bir ‘işi’ olduğu göründüğü gibi, insanın da bunların ötesinde bir işinin olduğu ileri sürülebilir mi? [3]

İnsanın da bir “işi” vardır elbette. İnsanı bitkilerden, hayvanlardan, diğer bütün varlıklardan farklı kılan birtakım özellikleri varsa ve insan, varlıkta özel bir yere sahipse, bunların ötesinde bir işinin olduğu apaçık ortadadır.

Eyleyen bir varlık olarak insanın işi, ayırıcı özelliği nedir, peki? Neyle yükümlüdür insan? Yemek içmek, büyüyüp gelişmek, yaşamak ve en nihayetinde ölmek, sadece insana özgü bir özellik değildir kuşkusuz. Bu özelliklere bakarak insanı bitkilerden ve hayvanlardan ayırt edemeyiz. O hâlde Aristoteles’in dediği gibi, “geriye akıl sahibi olanın (…) bir tür eylem yaşamı kalıyor.” Eylem yaşamının da “etkinlik hâlinde olan yaşam” olduğunun altını çizen Aristoteles, insanın işinin ya da insansal iyinin “ruhun akla ve erdeme uygun etkinliği” olduğunu söylüyor: “Üstelik yaşamın sonuna kadar etkinliği.” [4]

Aristoteles’in, tür olarak insanın işine ilişkin bu söylediklerinden yola çıkarak gazetecinin önce insan olarak “iyi” yapması gereken bir işi, sonra da bir gazeteci olarak “iyi” yapması gereken ikincil bir işi olduğunu söyleyebiliriz. Gazetecinin insan olarak iyi yapması gereken işi, erdemde üstün olmaya gayret ederek, eylem yaşamıyla ayırt edici özelliğini ortaya çıkarması, yani insanlaşmasıdır. Bir gazeteci olarak iyi yapması gereken başlıca işi ise kişilerin doğru bilgiye/enformasyona ulaşmasını sağlayacak nitelikte haber yapmaktır ve bunun için, işini yaparken akla ve erdeme uygun hareket etmesi gerekir.

6. Gazetecilik yaparken “akıl” yeterli midir?

Aristoteles’e göre, eylemin yalnızca akla uygun olması yeterli değildir. Çünkü Hiroşima ve Nagasaki’yi yerle bir eden atom bombasını bulan veya Nazi kamplarında kullanılan fırınları ve türlü türlü işkence aletlerini geliştirerek insanların yaşama hakkının ihlaline yol açan da aynı akıldır. Ya da yeryüzünde aralıksız bir şekilde devam eden savaşlar, insanın başarılarından biri olan ‘teknik’teki gelişim sayesinde üretilen akıl almaz silahlarla artık daha kanlı, daha acımasız ve daha çok cana mal oluyor. Ama elektriği bulan da aynı akıl, dört gözle beklediğimiz COVID-19 aşısını bulan da…

Dolayısıyla tür olarak insanın değerini ‘canlı bir varlık olarak insanların yaşamlarını sürdürmede yararlandıkları en büyük araç olarak akıl’da, yani araçsal akla sahip olmasında arayamayız. Akıl sahibi insanın aynı zamanda erdemlerle donatılmış olması gerekir. Muttalip Özcan’ın İnsan Felsefesi/İnsanın Neliği Üzerine Bir Soruşturma isimli kitabında altını çizdiği gibi “akıl, ayırt edici özelliğini her zaman, aklın erdemlerle eğitilmesinden alır ve doğrudan yapıp etmelerle ilgili olduğundan etik bir boyuta sahiptir.” [5]

Nasıl ki bir bıçağın işlevi kesmekse ve kesmeyen bıçak, bıçak değilse, erdemlerden yoksun bir insan da insana özgü işi henüz yapamamış, tam olmayan bir insandır. Çünkü insanın işi, akla ve erdeme uygun yaşamaktır. Aksi takdirde insanın, hayvan ya da diğer canlılardan bir farkı kalmaz. İnsanın insanlaşabilmesi için, erdemlere ya da etik değerlere sahip olması gerekmektedir ki Antik Yunan’da etik, bütünlüğü olan bir yaşama sanatı olarak anlaşılırdı ve insanların gelişmek ya da insanlaşmak için erdeme ihtiyaçları vardı. Sanırım bugün de gelişmek ve insanlaşmak için ihtiyacımız olan şey bu.

Erdemlerle eğitilmiş akıl, Kant’ın belirttiği gibi kendimizi ve başka insanları hiçbir zaman bir araç olarak görmemeyi, yapıp etmelerimizde olabildiğince tür olarak insanın değerini korumayı buyurur. Dolayısıyla, tür olarak insanın değerini ortaya koymada bu “etik akıl” diyebileceğimiz akla sahip olmak ve aynı zamanda bu akla göre eylemde bulunmak, bu tür bir etik akla dayalı yaşam, biz insanları diğer canlılardan ayırt eden bir özellik olabilir.

7. Salgında işini “etik akıl” ile yapan doktor, gazeteciye ne söylüyor?

Camus’nün Veba romanının baş kişisi Dr. Rieux da etik akıl ile eyleyen bir kişi örneğidir adeta. Dr. Rieux ve gazeteci Rambert arasında sevgi ve kahramanlık üzerine önemli bir diyalog geçer ve bu diyalog, gazeteci için de bir yol gösterici olabilir.

Yaşanmakta olan korkunç salgının adını koyan ve her şeye rağmen işini en iyi şekilde yapmaya çalışan Dr. Rieux, sevmeyi seçtiği için kahraman rolü oynamak istemeyen Rambert’e, kendi yaptıklarında kahramanlık diye bir şeyin söz konusu olmadığını söyler. Söz konusu olan ‘dürüstlük’tür ve doktor şöyle der: “Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük.” [6]

Bunun üzerine gazeteci Rambert ciddî bir tavırla “Nedir dürüstlük?” diye sorar. Dr. Rieux, şu yanıtı verir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda, mesleğimi yapmaktır.”

Dürüstlük ve dolayısıyla insanın mesleğini yapması, sevgiye engel olmadığı gibi bir kahramanlık da değildir. Gazetecilik mesleğindeki vebayla ya da sorunlarla savaşmanın önemli yollarından biri de dürüstlüktür. Yani kişi olarak gazetecinin mesleğini, işini dürüstçe yapmasıdır. Tıpkı Dr. Rieux gibi, içinde bulunduğu koşullar içerisinde yapması gereken ya da yapabileceği ne ise onu yapmasıdır.

Dr. Rieux da elinden geldiğince işini yapmıştır: bu korkunç hastalığın adını koymuş, ilgili resmî makamları hastalığın veba olduğuna inandırmış, işini en iyi şekilde yapmaya gayret edip hastadan hastaya koşarken, kapıları kapanmış Oran kentinde −tamamen ortadan kaldıramayacağını bile bile− vebaya karşı savaş açmış, çevresindekileri de bu savaşa katmayı ve onlarla dayanışmayı başarmıştır. İnsana olan inancıyla, yaşamın saçmalığına rağmen kötülüğe savaş açıp insan olmanın gereğini yerine getirmeye çalışarak yaşama anlam ve değer katmıştır.

Gazeteci de işi aracılığıyla bir yandan kamuyu yakın ve uzak çevresinde olup bitenlerden haberdar ederken, bir yandan da resmî makamları, iktidarları, siyasileri uyanık tutmaya, ‘veba’ya karşı uyarmaya çalışması gereken kişilerden biridir. Dolayısıyla gazetecinin, işini böyle bir sorumluluk bilinciyle yapması ve çevresindekileri de yeryüzündeki kötülüklerle, haksızlıklarla mücadele etmeye çağırması, insan olmanın gereklerini yerine getirmesi gerektiği söylenebilir.

8. İnsan hayatından daha değerli bir haber var mıdır?

Bir de etik akılla eyleyemeyen, insanı sırf araç olarak gören ve haber değeri uğruna insanın değerini harcayan gerçek bir örneğe bakalım. Güney Afrikalı fotoğrafçı Kevin Carter’in 1994 yılında Sudan’da çektiği bir fotoğraf karesi, gazetecinin insanı araç olarak kullanmasının acı bir örneğidir. Bu çok bilinen örnekte, açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kız çocuğu ve hemen arkada çocuğun ölmesini bekleyen, aç bir akbaba yer almaktadır.

Carter, kendisine Pulitzer Ödülü kazandıran o “ölümsüz” kareyi yakaladıktan sonra küçük kızı, sadece bir buçuk kilometre uzaklıktaki Birleşmiş Milletler kampına götürmek yerine hemen oradan uzaklaşmayı tercih etmiştir. Neyse ki akbaba da ürkerek kaçmıştır. Ne var ki küçük kızın başına ne geldiği bilinmiyor.

Carter, bu fotoğrafın ardından ödülün yanı sıra pek çok tepki de aldı ve profesyonel fotoğrafçı olduğunu, yardım görevlisi olmadığını söyleyerek kendisini savundu. Ancak ödülü aldıktan üç ay sonra, henüz 34 yaşındayken yaşamına kendi eliyle son verdi. İntihar etmeden önce arkasında bıraktığı mektuplardan birinde şöyle yazmıştı: “Çocuğu kurtarabilirdim. Makinemi bırakıp onu kucağıma alabilirim, yardım çadırına götürebilirdim. O anda sadece gazeteci olduğumu düşünüyordum. Şimdiyse önce insan olduğumu…”

O olaydan sonra, hiçbir fotoğraf karesinin insan hayatından daha değerli olmadığını anladığında, artık yaşamamayı seçmiştir Carter.

9. Gazeteci, insanlık hâlini paylaşmaktan başka ne yapabilir?

Aristoteles’in ve Kant’ın yukarıdaki görüşleriyle, foto muhabiri Carter’ın davranışı arasında bir ilgi var mıdır? Açıkça görülmektedir ki Carter, yalnızca “akla uygun” hareket etmiş, öncelikli olarak bu karenin, kendisine getirisinin ne olacağını hesaba katarak eylemde bulunmuş (“işini” yapmış), insanı sırf araç olarak kullanmıştır. Aklını ve bunun yanı sıra insanı, araç olarak değil, amaç olarak kullanan özgür insan olmayı başaramamıştır.

Öte yandan Carter’in bu ödüllü karesi, dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmış, açlık ve yoksullukla boğuşan Sudan için yardım kuruluşlarına önemli miktarda yardım yapılmasını da sağlamıştır. Dolayısıyla Carter, açlıkla boğuşan ve sesini kimselere duyuramayan Sudanlılar’ın sesi olmuş ve bu sesi, kör-sağır-dilsiz dünyaya/insanlığa ulaştırmayı başarmıştır.

Peki, Carter hem o kareyi yakalayıp işini yaparak, hem de o çocuğu BM kampına kadar götürerek dünyanın dikkatini Sudan’a çekmeyi başaramaz mıydı? Yani insan olma sorumluluğunu da yerine getirerek, insan haklarını gözeterek, insan onurunu/değerini koruyarak, insanı sırf araç değil, amaç olarak görerek, akla ve erdeme uygun bir şekilde gazetecilik yapamaz mıydı?

Peki, neden böyle yapmıştı? Öncelikli amacı, çektiği fotoğrafı hiç zaman kaybetmeden, bir an evvel bağlı olduğu kuruma ulaştırmak, büyük bir başarıya imza atmak ve belki de ödül almak olmasaydı; haber değerini değil, insanın değerini korumaya çalışsaydı, insana yakışır bir şekilde eylemiş ve aynı zamanda iyi bir gazetecilik örneği sergilemiş olmaz mıydı?

Sırf doğal bir varlık olan akbabanın, o küçük çocuğu yiyip yememek arasında bir tercih yapması elbette mümkün değildir. Ancak sırf doğal bir varlık olmadığı için başka türlü de eyleme olanağına sahip olan Carter’in bu durum karşısında farklı tercihler yapması mümkündür. Ne var ki o, insanı ve her şeyi sırf araç olarak gördüğü, aynı zamanda amaç olarak göremediği için fotoğrafını çekip, çocuğu akbabaya bırakarak gitmeyi tercih etmiştir.

Ryszard Kapuściński, gazetecinin mesleğini iyi bir şekilde icra etmesinin yolunun göz önünde olmamaktan, varlığını unutmaktan geçtiğini belirtir ve şöyle der: “Bizler varlığını diğer insanlar için sürdüren, onların sorunlarını paylaştıktan sonra da bunlara çözüm getirmeye ya da en azından dünyaya anlatmaya çalışan kişileriz.” [7]

O kareyi yakaladığı anda Carter’ın farkında olmadığı şey belki de buydu.

10. Norma aykırı davranarak değer korumak mümkün mü?

Ayrıca şuna da dikkat çekmek gerek: Kimi zaman bir normu korumak adına insanın değeri harcanabiliyor. Bazen bir norma aykırı davranarak daha çok değer korumak da mümkün olabilir.

Örneğin, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde şöyle denir: “Suça itilmiş çocuklarla ilgili suçlarda ve cinsel saldırılarda 18 yaşından küçük olan suç faili ya da mağdurların kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmamalı, fotoğraf, görüntü ve çizim kullanılmamalıdır.”

Bu norm çocukları korumak için, yani içindeki bulundukları durum, bütün hayatlarını etkilemesin diye getirilmiştir ve gazetecilikte önemli bir kuraldır. Peki, Suriye’deki iç savaşın göçe mecbur ettiği bir ailenin üç yaşındaki çocuğu Aylan Kurdi’nin, Bodrum’da kıyıya vuran cansız bedeninin fotoğraflarını yayımlamak da bu kurala aykırı mıdır?

Değildir, çünkü artık bu durumda çocuğu korumak mümkün değildi. Korunamamıştı çocuk, artık çok geçti, artık o çocuk yaşamıyordu, yaşama hakkı elinden alınmıştı. Ayrıca bu fotoğraf bazı ülkelerin sığınmacılara az da olsa kapılarını açmasını sağladı. Yani normu biçimsel olarak ihlal ederek yayımlanan bu fotoğraf sayesinde, dünyanın dikkati az da olsa sığınmacılara çekildi.

11. Gazetecinin ikincil işi nedir?

Şimdi gazetecinin ikincil işine bakalım. İoanna Kuçuradi’ye göre, ortaya koyduğu haberlerle kişinin kendi kanaatinin oluşmasına katkıda bulunan gazetecinin asıl işi ‘aracılık etmek’tir:

  • Ondan beklenen, bizim kendi başımıza tanıklık edemediğimiz, ama bizi ilgilendiren şeyleri bilmemizi olanaklı kılması, böylece de çoğunlukla çeşitli propaganda ve reklamların psikolojik etkileriyle biçimlenen kamuoyunun olabildiğince kandırılmamış bir şekilde oluşmasına katkıda bulunmasıdır.” [8]

Kamuoyunun kandırılmadan oluşabilmesi ya da bir başka deyişle gazetecinin işini gazeteciliğin amaçlarına ve işlevine uygun şekilde yapmasının ana koşulu, onun doğru değerlendirme yapabilmesidir.

12. Haber değeri, etiğe uygun biçimde nasıl ölçülür?

Peki, bir haberin sahip olduğu değer nasıl ölçülür ya da doğru değerlendirme nedir, nasıl yapılır? Değerlendirmeden söz edilince genellikle değerlendirilmesi söz konusu olan şeyin değerini göstermek değil de; geçerli ilkeler, kurallar, normlar, standartlar, hatta modalar bakımından onu nitelendirmek anlaşılır. Çoğu zaman yapılan da budur, yani bir şeye ‘değer biçmek’tir ve dolayısıyla bir şeyi ezbere değerlendirmektir.

Oysa Kuçuradi’ye göre değerlendirme, “kendisinden hareket ederek bir insanı, bir insanın bir eylemini, bir eseri, bir olayı anlamak ve kendi alanı veya benzerleri arasında yerini bulmak olarak anlaşıldığında, gerçeklikteki sayısız birbirine aykırı ve yanlış değerlendirmeler bir yana bırakılırsa tek doğru değerlendirme ve onun perspektifleri söz konusu olur.” [9]

İşte bu tek doğru değerlendirme, Özcan’ın sözleriyle “içinde yaşadığımız toplumdaki egemen değer yargılarından bağımsız olarak ve bireysel yarar, çıkar veya haz beklentisinin etkisine kapılmaksızın, onun −eğer varsa− kendi değerini görmek ve göstermek” [10] ile mümkün olabilir.

Doğru değerlendirmenin en önemli koşulu ise, değerlendirilen şeyin tür olarak insanın değeri ve değerleri arasındaki bağının doğru kurulabilmesidir. Gazeteci için de şunu söyleyebiliriz: Haber değerini belirlerken, birçok olay arasından hangisinin haberleştirileceğine karar verirken, gazetecinin birbirinden farklı olaylar ile insanın değeri ve değerleri arasındaki ilgiyi görmesi ya da yakalaması ve ona göre bir seçim yapması gerekir.

13. Meslek etiği sorunları çözmede neden yetersiz?

Açıkça görülüyor ki sorunların tam merkezinde daima “insan” vardır ve bununla birlikte, var olan bütün sorunlara çözüm üretecek olan da yine insanlardır. Kişiye her tek durumda ne yapması gerektiğinin bilgisini sağlayacak olan ise tek başına normlar ya da meslek etik ilkeleri değil, felsefî-etik bilgi, değer bilgisi, doğru değerlendirme bilgisidir. Çünkü değer korumak, doğru değerlendirme yapabilmeyi ve değer bilgisine sahip olmayı gerektiriyor.

Meslek kodları ise Kuçuradi’nin belirttiği gibi “ancak bir durum hakkında doğru değerlendirme yapabilecek kadar enformasyon sahibi olmadığımız zaman, değer korumayı daha olası kılıyor, ama hiçbir surette garantilemiyor.” [11] Çünkü etik eylemde bulunmak normlara göre eylemde bulunmak demek olmadığı gibi, sadece normlara göre davranmak da etik davranmak/etik eylemde bulunmak demek değildir.

Dolayısıyla haber değerinin insanın değerinin önüne geçmesi de etik bir sorundur ve diğer pek çok sorunda olduğunu gibi bu sorunun çözümünde de meslek etik ilkeleri tek başlarına çare olamıyor. Çünkü bu sorun etik bilgiyle, değer bilgisiyle aşılabilecek bir sorundur. Değer duygusunun ve değer bilgisinin gelişmesinde eğitimin çok önemli bir rol oynadığı da gayet açık. Bu eğitimin çok erken yaşlarda başlaması gereken bir eğitim olduğu da unutulmamalı.

14. Gazeteciler umudu nereden devşirebilir?

Medyanın içinde bulunduğu durum göz önüne alınarak gazetecilerin yargılandığı, tutuklandığı, mahkûm edildiği, basının özgür olmadığı bir toplumda “gazeteci nasıl direnecek” sorusu sorulabilir. Çok yerinde ve haklı bir sorudur bu. Ancak şu gerçeği de akıldan çıkarmamak gerekir: Gazetecilik yapmak hiçbir zaman kolay olmadı. Bu gibi sorunlar, gazetecilik tarihinin hemen her döneminde var olduğu gibi, her şeye rağmen işini iyi yapan, gerektiğinde başkaldıran, direnen gazeteciler de vardı. Rahatça sığınabileceğimiz bu bilgi, her şeye rağmen işini iyi yapabilmenin tek tek kişilerin elinde olduğunu göstermektedir ve bu bilgiden umut devşirmek mümkündür.

15. Çözüm, ‘insanın olmak inadı’nda mı?

Uluğ Nutku’nun dediği gibi “insan eliyle bozulan, insan eliyle düzeltilebilir.”[12] Yani umut, yine de insandadır. Çünkü Ece Temelkuran’dan ödünç alarak söyleyecek olursam, “insan olmak meselesi, inat etmek meselesidir” ve “İnsan, dünya gerçekliğine müdahale etmeye kalkışan, buna inanmış, bunda inat eden tek canlı türüdür.” [13]

Bu nedenle tıpkı yılmaz inatçılardan biri olan, saçma (absürd) ve trajik kahraman Sisifos gibi azimle inat edebilir, edebilmelidir insan. İnsan sadece doğal bir varlık olmadığı için, diğer canlılar gibi sadece doğa tarafından belirlenmediği için “insan olmak” için inat edebilir, içinde yaşadığımız dünyanın, “dünyaların en iyisi” olmadığını bilir ve başka bir dünyanın mümkün olduğu konusunda diretebilir.

İnsan ayrıca öfkelenir, başkaldırır; resim, müzik, edebiyat, felsefe yapar, değerler üretir. Ancak insan olmakta inat edenler, azimle diretenler bütün bunları gerçekleştirebilir ve tarihsel varlık alanına katkıda bulunabilirler. Dolayısıyla değerlerin yaratıcısı olan insandan umudu kesmemek ve bu canlıyı sevmek gerek. Çünkü tam da Temelkuran’ın dediği gibi “sokağa her çıktığında, her karşılaştığın insanda hatırlamak zorundasın mağara resimlerini yapan kadının çılgınlığını, binlerce savaştan sağ çıkan adamın buruk sevincini, İpek Yolu’ndan geçmiş kervanları, Nil kenarında yıldızları ezberleyen âlimleri, insanın olmak inadını…” [14]


Future Tense

How Facebook, Twitter, Instagram Have Failed on Palestinian Speech

At least 243 people, including children participating in a program intended to help them deal with trauma, were killed in Gaza. In Israel 12 people, including two children, were killed.

BY DELIA MARINESCU

During the violence, social media platforms allowed some voices to be heard, while others were silenced. On May 11, Twitter temporarily restricted the account of Palestinian American writer Mariam Barghouti, who was reporting on protests against the expulsion of Palestinians from their homes in East Jerusalem. Twitter later said it was an accident. Twitter was also the platform where Israel’s official account tweeted more than 3,000 rocket emoji and said they represented “the total amount of rockets shot at Israeli civilians. Each one of these rockets is meant to kill.” A user replied with more than 100 children emoji, the number of Palestinian kids killed.

Instagram also made significant mistakes. The platform removed posts and blocked hashtags about the Al-Aqsa Mosque, the place where the conflict started, because its content moderation system mistakenly associated the site with a designation the company reserves for terrorist organizations. Facebook, which owns Instagram, announced Wednesday that it had set up a “special operation center” that will be active 24 hours a day to moderate hate speech and violent content related to the Israeli-Palestinian conflict.

To learn more about how platforms have struggled with posts around the latest Israel-Palestine violence, I talked to Dia Kayyali, a researcher who focuses on the real-life impact of content moderation, and related topics. They are the associate director for advocacy at Mnemonic, an organization devoted to documenting human rights violations and international crimes in Syria, Yemen, and Sudan. Our conversation has been edited and condensed for clarity.

Delia Marinescu: Do you think Twitter should have taken action on Israel’s rocket-emoji tweets? If so, what would you have liked to see?

Dia Kayyali: That tweet specifically is offensive, but I don’t think that it necessarily should get removed. It doesn’t necessarily constitute a threat, so I don’t think that on its surface that it actually necessarily violates Twitter’s rules. And also it’s not necessarily spreading misinformation, so it doesn’t necessarily need to be labeled. Now, there are other tweets that I’ve seen where they are justifying their actions—for example, I’m sure you saw the YouTube video that got removed.

That’s the sort of thing platforms need to be paying attention to and probably need to be labeling some of that content as misleading.

Last week, Instagram and Twitter blamed technical errors for deleting posts mentioning the possible eviction of Palestinians from East Jerusalem. Instagram said in a statement that an automated update caused content reshared by multiple users to appear as missing, affecting posts on other topics as well, and said it was sorry to hear that Palestinians felt that they had been targeted. Do you buy that explanation? Does this tell us anything about how these content moderation algorithms work more broadly?

I absolutely do not buy this explanation. If you are going to do some sort of update and you know how people are using your platform, that’s the moment you chose to do it? Absolutely not. It’s also not how they roll out updates. You don’t just roll out an update without testing it in different places, so every time, for example, that Facebook or Instagram makes some small change, like they change the reporting flow, they test that in small place. Even if it were a mistake, which I don’t believe, it still reflects just total negligence toward human rights of Palestinians.

So do you think it was censorship?

Yes, I absolutely believe it was censorship. Censorship means government action, so it’s hard to talk about censorship when we’re talking about platforms. But in this case we know how close Facebook’s relationship is with the Israeli government—we know how rapidly they respond to Israeli government requests. Every public indication is that it’s happening because they’re listening to one side of the story and agreeing with it.

Last week, Instagram also removed posts and blocked hashtags about the Al-Aqsa Mosque because its content moderation system mistakenly associated the site with a designation the company reserves for terrorist organizations. How was that possible? How does content moderation work in a situation like this?

This is, again, unfortunately not a new issue. There is an ongoing issue where they associate certain words that are pretty well-known in our community with terrorists and violent extremists. The fact they keep making that claim over and over again when they are such a huge company with practically limitless resources is really disingenuous. Al-Aqsa Mosque is not the only phrase that has been associated that way.

“As far as Facebook is concerned,
most Palestinians are Hamas
—that’s how they treat content
coming from the region.”

— Dia Kayyali

Facebook set up a “special operation center” that is active 24 hours a day to moderate hate speech and violent content related to the ongoing Israeli-Palestinian conflict, a senior Facebook executive said Wednesday. What are the most urgent solutions they can implement?

In sort of typical fashion, myself and other advocates who are working on this found out when they made the announcement.

To be honest with you, hearing about this feels a bit like … what’s the point of having a special operation center if you’re going to continue to have these incredibly close relationships with the Israeli government and not take the other side of the conversation seriously? It doesn’t feel like it’s going to be helpful. It feels like it’ll probably result in more removal.

I think they should be a little bit clear on what they’re trying to do with this special operation center. We know that Facebook failed horribly in Myanmar, but once they got a lot of bad press, they did work with Myanmar civil society and they instituted some tools and policies that were helpful. Here, they said they are working with native Arabic and Hebrew speakers. Having appropriate language capacity is always an issue, so it’s good they will have native speakers, but they need to have people that actually speak the appropriate dialect. Arabic, it’s not one language.ADVERTISEMENT

As far as Facebook is concerned, most Palestinians are Hamas—that’s how they treat content coming from the region. It’s great if they’re putting more resources on this, but it’s not going to help if they’re not doing it conscientiously to address the problems that civil society keeps bringing up.

What’s needed is really some co-design of policies and more transparency into the policies. So understanding where automation is being used in the process, where automation makes a decision, and where it is a person. So at what point is the bias creeping in? I mentioned the specific example of the word Shaheed appearing to trigger their automated removal. That’s one of the places where they should be working with civil society to make sure they are not accidentally or on purpose capturing things that are going to include a lot of protected speech.

I am curious if the special operation center is intended to rapidly respond to user appeals. That would be something really helpful.

*ICFJ International Center for Journalist

The International Center for Journalists will present its 2021 ICFJ Knight International Journalism Awards to Natália Leal, a Brazilian fact-checker who debunked deadly misinformation in that pandemic-ravaged country, and to Pavla Holcová, a Czech reporter who courageously carried on an investigation after the murder of a fellow journalist.

Leal is the head of content at the pioneering Agência Lupa fact-checking outlet in Brazil. Over the past year, she and her team have exposed disinformation spread by President Jair Bolsonaro and others. She also created an award-winning data-visualization tool called “At the Epicenter,” showing the magnitude of the COVID-19 toll in Brazil. The innovative tool inspired The Washington Post to replicate the project for the United States.

Holcová is an investigative journalist from the Czech Republic who was working with Slovak colleague Ján Kuciak on a story exploring links between the Italian Mafia and the Slovak government. After Kuciak and his fiancee were brutally murdered in 2018, the grieving Czech reporter vowed to carry on the project – and her reporting for the Organized Crime and Corruption Reporting Project (OCCRP) contributed to the downfall of the Slovak government. 

“These women show us how journalism is fulfilling two of its most essential functions: providing lifesaving information in the face of massive disinformation, and holding government officials to account through fearless investigative reporting,” said ICFJ President Joyce Barnathan. “Natália and Pavla have faced attacks over their truth-telling, and neither has backed down.”

Leal oversaw fact-checking at Agência Lupa at a time of rampant disinformation about the pandemic in Brazil. Bolsonaro has repeatedly downplayed COVID-19 despite the fact that at least 450,000 Brazilians have died, more than any country but the United States. Agência Lupa conducted more than 700 fact checks on the pandemic, including debunking widespread rumors that empty coffins were being buried to make the pandemic look more serious, and that more people died in Brazil in 2019 than in 2020. Those fact checks led to online attacks against Leal from the president’s supporters.

Leal is also a media innovator who co-created the “At the Epicenter” app, which simulates for a user what her neighborhood would look like if all Brazilians killed by COVID-19 were concentrated nearby. By visually clustering the number of Brazilian victims in a neighborhood or city, the user realizes how far she would have to travel from home to find another living person. TV Globo, the country’s largest network, highlighted the app in its broadcasts, greatly expanding the app’s audience. Google News Initiative funded the development of the tool.

Holcová is the founder of the Czech Center for Investigative Journalism. After the murder of Kuciak and his fiancee, Martina Kušnírová, Holcová led reporting that exposed in detail how the killings were carried out, and she made sure that the investigation into the ties between the Slovak government and the Mafia was published. 

She got a leak of the police file about Marian Kočner, the oligarch alleged to be behind Kuciak’s murder. Rather than mining the data for stories herself, she shared it with dozens of Slovak media outlets. Kuciak’s murder and the investigations by Holcová and other journalists spurred mass protests in Slovakia, which toppled the government of Prime Minister Robert Fico in 2018. Her reporting also contributed to the investigation of a former general prosecutor, charges against 21 judges, and the resignation of the entire former top management of the police. Holcová carried out her investigation despite threats from politicians, trolls on social media and even other journalists.

“For many parts of the world, journalists risk their lives to do their job and for many women journalists, the conditions can be outright hostile,” said Paul Cheung, director of journalism and technology innovation at the John S. and James L. Knight Foundation. “Natália and Pavla faced threats in pursuit of the truth. Their determination to hold the powerful accountable ultimately took down corrupt officials and saved lives with essential health information.” The ICFJ Knight International Journalism Awards are supported by Knight Foundation, which funds the ICFJ Knight Fellowships

Bağımsız gazetecilere YouTube’dan destek

YouTube, dijital haber ekosistemini destekleme taahhüdü çerçevesinde bir çağrı yaptı. Türkiye’den seçilen bağımsız gazeteciler, hazırlayacakları haber videoları için YouTube’dan 20.000 ABD doları hibe alabilecek. Video alanında eğitimi ve birebir desteği de kapsayan programa son başvuru tarihi 1 Haziran. YouTube’un Türkiye’den başvurulara açılan bir başka programı ise dijitale öncelik veren haber merkezlerine 200.000 dolara kadar destek vadediyor.

Gazeteciliğin varoluşsal sorunları

Gazeteciliğin kendisini ve sorunlarını daha derin bir şekilde tartışmaya başladık. Bir yandan her yeni araştırma durumun ciddiyetini tekrar gözler önüne sererken, diğer yandan gazeteciliği nasıl düzeltebileceğimizi düşünüyoruz. Columbia Journalism Review tüm bunları ele almaya karar verdi ve özel bir sayı yayınladı. “The Existential Issue” adını verdikleri bu özel sayı, gazeteciliği ve bu işi yapanları farklı perspektiflerden ele alıyor ve en temel soruları sorup cevaplamaya çalışıyor. Gazeteciliğe dair varoluşsal tartışmaları giderek daha sık görmeye başladığımız bu dönemlerde konu üzerine düşünmek isteyenler için kesinlikle çok faydalı olacak bir sayı ortaya çıkmış.

As Covid-19 spreads, India’s press freedom is shrinking

The world is watching in horror as Covid-19 overwhelms hospitals in India. It is hard to look away as images of open air crematoriums and makeshift funeral pyres in public parks in the nation’s capital flicker across our screens.

It’s hard to overstate the enormity of the public health calamity unfolding in India as the nation of 1.4 billion people fights what seems like a losing battle against the virus. But did it have to be this way?

Answering that question is the responsibility of the free press of the world’s largest democracy. They have the unenviable task of writing the first draft of this wretched chapter in the nation’s history. They shoulder the burden of speaking truth to power — recording the tales of colossal missteps like not preparing for a second wave, calling out the political hubris in allowing massive campaign rallies, and criminal negligence that led to severe shortages of essential hospital supplies like oxygen.

A small group of independent news outlets are doing their best to capture the nation’s descent into Covid hell, but they’re too few and too weak to take on the forces trying to squash dissent. You won’t find the urgent, hard-hitting stories in the country’s mainstream media. Ever since a public image–conscious Bharatiya Janata Party was re-elected in 2019, there has been a steady erosion in the freedom of press. The democratically elected government that failed to protect its citizens has been going out of its way to muzzle journalists who expose its incompetence.

The arrest and detention of journalist Siddique Kappan is an extreme instance of that. Kappan was on his way to Uttar Pradesh to report on the gang rape and murder of a 19-year-old Dalit woman whose body was hastily buried by the local police. He was arrested under the Unlawful Activities (Prevention) Act and has been held without bail since October 2020.

It’s not just the government, though; there’s also the problem of media ownership. India’s largest media outlets are owned by the country’s wealthiest industrialists, who take great care to not upset a government that has the power to unleash a politically motivated scrutiny of their non-media businesses. Then there’s the self-censorship by large media houses dependent on government and political ads, especially after the pandemic decimated corporate advertising.

Last week, as Covid-19 wreaked mayhem across the nation, Reporters Without Borders’ latest World Press Freedom Index came out. India was at 142, out of 180 nations.

The nonprofit called India “one of the world’s most dangerous countries for journalists.” At least four Indian journalists were killed in connection with their work in 2020. Equally alarming, the group said, is the fact that journalists are “exposed to every kind of attack, including police violence against reporters, ambushes by political activists, and reprisals instigated by criminal groups or corrupt local officials.”

Who’s to blame for that climate of fear? “Ever since the general elections in the spring of 2019, won overwhelmingly by Prime Minister Narendra Modi’s Bharatiya Janata Party, pressure has increased on the media to toe the Hindu nationalist government’s line,” the researchers behind the Press Freedom Index wrote. Under Modi, police in multiple states, especially those ruled by BJP or its allies, have filed criminal cases against journalists for writing stories critical of the government or its political leaders. Often these cases drag on for months or even years under the guise of “investigation” and act as a warning for other journalists.

Modi, who works hard to cultivate the image of India as an emerging global power, didn’t like that India was ranked so low in the Press Freedom Index. He set up a panel of experts to identify ways to improve India’s standing. He even sent the Indian ambassador in France to lobby Reporters Without Borders in a bid to improve the ranking. After a year, and a few meetings, the expert panel concluded that the real issue is not the state of press freedom in India but “Western bias.”

At least one member of the expert panel, prominent journalist P Sainath, disagreed with that assessment, and said as much in a dissenting note.

So if Modi wants to change India’s image, what should he do?

Certainly not sending diplomats after foreign newspapers for laying the blame for the current Covid situation in India squarely at Modi’s door.

Instead of engaging in a “three-pronged communication strategy to actively change the public image of the country,” as the expert panel recommended, Sainath suggested the government start with acknowledging the serious crisis in the freedom of expression in the country, and the “state of emergency” faced by journalists.

Even better, Sainath offered, the government can support journalists by dropping the cases filed against them across the country. Doing that, Reporters Without Borders’ Asia Pacific director Daniel Bastard said, might even lead to a better ranking on the press freedom index.

“For a couple of years, the number of [cases] filed against journalists by members of the BJP or BJP-led regional and local government has sharply increased, which is tantamount to intimidation and harassment,” Bastard said. “Reversing this tendency would help improve India’s score in the Index.”

And if Modi is earnest about improving press freedom in India, he can create laws that hold police accountable for filing trumped-up charges against journalists for doing their jobs. In fact, Sainath has a whole list of recommendations for the government to help journalists do their job without fear of repercussions. But that is all for Modi and his administration to consider. What can the rest of the world do?

A good place to start would be supporting the pockets of independent media in India. The mainstream media may not be willing or able to do its job, but a few small but independent newsrooms in India are doing their best to speak truth to power and keep citizens informed as the virus continues its march across the nation. The journalists at the relatively recent digital upstarts like The WireThe PrintScroll.inThe News MinuteArticle 14, and Alt News are on the frontline of resistance against India’s slide toward authoritarianism under Modi.

It’s not just media that’s at risk in India. The very foundations of democracy are in peril, according to political researchers at the V-Dem Institute in Sweden. “India is on the verge of losing its status as a democracy due to the severely shrinking of space for the media, civil society, and the opposition under Prime Minister Modi’s government,” the group’s latest report on the state of the world’s democracies warned.

In India, the media’s ability to pursue truth and tell it without fear is a matter of life and death. A government that allows massive political rallies attended by hundreds of thousands of people, and encourages a religious festival attended by a million people in the middle of a global pandemic, has to answer for the avoidable deaths. With the second surge, nearly 3,000 Indians are dying every day, some outside hospitals, some in their homes, and some on the streets. Let’s let a free press shine a bright light on that.

World Press Freedom Day


Photo credit: Jennifer Moo/Flickr

Dear Friend,

On World Press Freedom Day, we ask that you support our work with journalists around the world in their vital role providing the public with accurate, life-saving information, even in the face of a pandemic, government persecution and rampant disinformation.

We equip them with skills to expose corruption, enrich their storytelling, build financially strong newsrooms and more. In addition, through our new research arm, we are now shedding light on important trends in our field that deserve urgent attention.

In our recent study for UNESCO, for example, we shed light on a dangerous trend: horrendous online violence against women journalists, threatening personal safety, free speech and democracy itself. The violence takes many forms, from death threats and doxxing to orchestrated disinformation, and it aims to silence journalists.
The findings are devastating: Nearly three out of four women in our global survey experienced such attacks. Some women from the U.S., Sri Lanka, the U.K. and South Africa even had to relocate. In other cases, the attackers targeted their children.
There is truly nothing virtual about this scourge. One-fifth of survey respondents said they suffered abuse and harassment in the physical world that was seeded online.
By researching and spotlighting the problem, our goal is to trigger action that puts an end to this violence. Join us in our efforts. Your gift is critical, especially at times like this when journalists face daunting challenges for bringing us the news.


Köşe yazarları tartışması

*Yıllardır tartışılır köşe yazıları ve yazarlarının varlığı. Oysa omdusman okuyucu köşeleri bir bir kaldırılır kimse ses çıkarmaz ve tartışılmaz,

Geçtiğimiz hafta gazetecilik dünyasındaki en büyük gelişmelerden biri New York Times’ın op-ed içerikler konusunda gerçekleştirdiği değişiklikler oldu. Türkiye’deki köşe yazılarına denk olan bu içeriklerin NYT içerisindeki konumunu ve Times’ın yaptığı gazetecilikten farkını daha net kılmak için atılan bu adımlar aynı zamanda gazetelerde fikir yazılarının yerini de tartışmaya açtı. “Opposite the Editorial Page” (Editoryal sayfanın karşısında) kavramının kısaltması olan op-ed, hem gazetelerde kadrolu olarak köşe yazan hem de dışarıdan fikir yazısı yazan herkesi kapsıyordu. Özellikle basılı gazetede böyle bir adlandırma ve konumlandırma, bu yazıların gazetecilik politikalarına ve editoryal kurallara bağlı olmadığını ve daha özgür bir alan olduğunu göstermek için yeterli oluyordu. Fakat dijital yayıncılık ile birlikte bu ayrımın bulanıklaşması ve okurlar için bir haber ile fikir yazısı arasındaki farkın giderek görünmez hâle gelmesi birçok sorunu da beraberinde getirdi. New York Times, bunu hem tasarım hem de adlandırma ile çözmeyi deneyecek. Bundan sonra op-ed yerine “Guest Essays” (Konuk Makaleler) tanımı kullanılacak ve bu yazıların haberlerden farklı olduğu tasarım ile de vurgulanacak. Burada özellikle tasarımı kullanma konusunda gösterdikleri özen ve çaba da dikkat çekici. Times’ın hayata geçirdiği bu değişim ve arkasında yatan gerekçeler, aslında bizi köşe yazılarının ve yazarlarının konumunu da tartışmaya mecbur bırakıyor. Fikir ve yorum yazılarının giderek daha ön plana çıkması ve haberciliğin önüne geçmesi gazetecilik açısından ele alınması şart bir konu. Bunu ülkemizdeki gazetelerin ve dijital yayınların durumuna bakınca da görmek mümkün. Köşe yazılarının ve yazarların ön planda tutulduğu, haber yapmanın ve gazetecilerin arka planda kaldığı yayınlarla dolu her yer. Kimi örnekler ise neredeyse sadece köşe yazısı yayınlamak için kurulmuş hissi veriyor. Böyle bir durumda da köşe yazarları gazetecilerden, yazılar da haberlerden daha değerli hâle geliyor. Bu atmosfer içerisinde de özenli ve detaylı haberciliğe verilen değer kaçınılmaz olarak düşüyor. NYT’nin attığı adımlar önemli ama ne kadar yeterli emin değilim. Belki kulağa daha radikal gelecek ama yazar ve araştırmacı Jay Owens’ın tavsiyesi benim de desteklediğim bir yol: Köşe yazarı kadrolarının ve köşe yazıları konseptinin tamamen emekliye ayrılması ve bunun yerine gazetelerin fikir ve yorum yazılarını tamamen öneri bazlı hâle getirmesi. Böyle bir dönüşüm hem köşe yazarlarına ayrılan kaynakların gazetecilere ve haber üretimi ve yayınına ayrılmasına imkân tanır hem de yayınlanan fikir ve yorum yazılarının kalitesini artırmak için kullanılır. Sırf maaş karşılığı yer doldurmak için yazılan yazılardansa gerçekten üzerine düşünülmüş fikir yazıları yayınlamanın okurlar için de iyi yönde bir değişim olacağına şüphe yok. .. / Ahmet A. Sabancı yazdı